1. YAZARLAR

  2. Halim Bahadır

  3. Mezarlıktaki aşık ihtiyar
Halim Bahadır

Halim Bahadır

Mezarlıktaki aşık ihtiyar

A+A-

İstanbul'da Ayvansaray-Eyüp arasında bir yerde iki üç sağlam tekme atılsa yıkılacak hırpani bir evde kaldım birkaç yıl. Çevre, eski İstanbul ve tarih kokuyordu.

Kısa zamanda görülmesi, bakılması, incelenmesi gereken ne varsa ziyaret ettim. Ayda bir iki kez de Eyüp Mezarlığı'na yolumu düşürürdüm. Saatlerce oralarda dolaşır, tepelerden Haliç'e bakar, insanın kısacık ömrü hakkında söylenir, hayıflanırdım…

İnsan kendini çok garip hisseder mezarlıkta. Hele bir de Eyüp gibi tarihi ve devasa bir yer ise. Kısa bir hayat yaşanmış ve sonunda ebediyen yatacağın oraya gelmişsin işte.

Bütün unvanlarından soyunmuşsun. Herkesle eşitlenmişsin. Yaşarken neye sahip olursan ol, buraya getirildiğinde hiçbir şeye sahip değilsin artık. Herkes gibisin. Orada sınıf ayrımı da yok. Bazı mezar taşlarına takılırdı bakışlarım dolaşırken. Orada yazılı olan isimler, geçmiş zamanın kudretli insanlarıydı.

Zamanında emirler vermiş, yalılarda yaşamış, can almış, bir sözleri ferman sayılmış, padişahlarına kulluk etmiş, kimi dürüst, kimi sayısız entrika çevirmiş ve sonunda buraya gelmiş işte… Şuracıkta, şu toprağın altında bir yerdesin. İki metre uzunluğunda bir metre genişliğinde ve de bir buçuk metre kadar derindesin usta… Bundan ötesi yok. Bütün fiyakan bitti işte. Kudretin bitti. Sözün bitti. Sen bittin…

İşte o ikindi vakitlerinde mezarlıkta gezinip bunları düşünürken, rastladım beyaz sakallı yaşlı adama. Tepelerde bir yerde, bir mezarın başındaydı. Yüzü çok merhametli gibiydi. Öyle hissettim üç beş metre yakınına vardığımda. Yumuşak hatları vardı ihtiyarın. Orta boyluydu. Takım elbise giymişti. Mezarın üstünde taze çiçekler vardı. Tane tane serpiştirilmişti.

Mezar başlığındaki isme baktım. Bir kadın adıydı. Yaşlı adam elleriyle bir kez daha yerleştirdi çiçekleri. Sonra mezarın duvarlarında, başlığındaki tozları temizledi elleriyle. Usulca, altta yatanı incitmemek için çok dikkatlice dokundu taşlara. Dudakları titredi birkaç saniye. Bir şey mi dedi, içi mi acı da ağlayamadı, dua mı okudu anlayamadım. Belki de hepsiydi, kim bilir… Okşar gibi, itinayla, şefkatle bitirdi temizliği.

Sonra avuçlarını Allah'a açıp duasını okudu.
Derin bir iç geçirdikten sonra uzun uzun baktı mezara.
Artık yanına gidebilirdim, bu ilginç ihtiyarın diye düşündüm. Bu kadar mı şefkatle, merhametle, usulca temizlenirdi bir mezar… Muhakkak ki dedim içimden, altta yatan her kimse büyük bir aşkla sevildi yaşarken… 

Selam verdim. Aldı selamımı.

"Özür dilerim amca" dedim, "ben arada gelirim bu mezarlığa. Görünce dikkatimi çektiniz. Yıllar önce defnettiğiniz bu hanımefendiyi çok sevmiş olmalısınız. Her hareketiniz bunu o kadar çok belli ediyor ki…"

Acı dolu bir tebessüm yayıldı ihtiyarın yüz hatlarına.

"Adım Bahtiyar evlat" dedi, "eşim olur kendisi. 9 yıl önce kaybettim onu. Tahmin ettiğin gibi o benim tek aşkımdı. Maalesef benden çok önce gitti…"

Haliç'ten esen rüzgarın yerinden oynattığı birkaç çiçeği düzelttikten sonra bana dönerek, "Uzun hikaye bizimkisi evlat" dedi zayıf bir ses tonuyla.

"Anlatırsan şayet, zevkle dinlerim amca" dedim.

Ağır ağır bana dönerek anlatmaya başladı:

"Babam Yemen'de savaşırken bacağından yaralanmış. Biz Maraşlıyız. Babam memlekete dönmüş. Devlet babama ufak bir iş verdi sonra. Evlendi babam. Ben tek çocuktum. Bir kız kardeşim oldu, ama fazla yaşamadı. Büyüdüğümde devlet iş verdi bana, babam sayesinde. Ortaokulu bile bitiremedim. Çalışmak zorundaydım çünkü. Babam harikulade, nazik, iyi kalpli bir insandı. Çok sevilirdi. 1980 yılında kaybettik babamı.

Ben otuz doğumluyum. Seksene geldik işte. Sakine ile (mezarın başlığındaki isme dokundu) 20 yaşında evlendim. O da on sekizdi. Harika bir kızdı. Onu çok sevdim. Üç evlat verdi bana. Bir kez bile kırmadı beni. O kadar güzel bakardı ki bana, içim titrerdi, inan ki. Ben de onu çok sevdim. Tam aradığım kadındı. Allah cömert davranmıştı bana. Onu üzmemek için elimden geleni yaptım. Allah onu benden önce aldı. Ne yapalım dedim kader. Yapacak bir şey yok. Verdi ve aldı, elden ne gelir ki... Onunla yaşadığım her güne şükran borçluyum evlat. Daha ne diyeyim. Benim tek aşkımdı Sakine. Ve ölene kadar da öyle kalacak…"

İhtiyarı yormuş olmalıyım diye geçirdim içimden. Kirpiklerinde çise birikmeye başladığını gördüm zira. Onu ağlatmak istemezdim. Kim bilir ne çok ağlamıştı bu yaşlı adam…

"İyi misin amca, seni yormuşum gibi geldi bana" dedim 

"İyiyim oğlum" dedi ihtiyar, "yapayalnız yaşıyorum zaten. Konuşacak çok insan yok. Her Cuma gelirim Sakine'ye. Mezarını temizlerim. Bir süre onunla kalırım. İçimden ona sevgimi sunarım. Duamı okur ve giderim. Senin de bir yakının var mı burada?"

"Yok amca" dedim, "ben ne kadar kısa bir hayat yaşadığımı ve verilen nimetlerin kıymetini daha iyi anlayabilmek için gelir dolaşırım bu mezarlıkta."

Katlanır bir taburede oturuyordu. Ayağa kalkmak için hamle ederken elimi uzattım. Tuttu elimi ve kalktı ayağa. Taburesini katladım ve uzattım amcaya. Ve yokuştan aşağıya rahatça inip inemeyeceğini sordum ve eğer isterse ona eşlik edebileceğimi söyledim.

"Teşekkür ederim evlat" dedi yumuşacık bir ses tonuyla, "dinledin beni. Var sağlıcakla kal. Ben de gideyim artık…"

O giderken bir süre baktım ardından. İncecik bacakları üstünde yaylanarak yürüyordu sanki. Ağır ağır iniyordu merdivenleri.

Omuzları öne doğru eğilmiş, sırtında azıcık bir kambur. İhtiyar gözden kaybolurken mezara baktım bir süre. Ve Sakine ablamın ne kadar da şanslı olduğunu düşündüm, başımla selam verip ayrılırken yanından…
 

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum