1. YAZARLAR

  2. Yunus Arıkan

  3. İnsan yanımız zarar görüyor!
Yunus Arıkan

Yunus Arıkan

İnsan yanımız zarar görüyor!

A+A-

Mayıs!..

İlkbaharın da ortasının başlangıcına geldik.

Sanki, soğuklar yerini sıcağa bırakmışa benziyor.

Güneş ısıtmaya başladı.

Hani bir de şu korona belası olmamış olsaydı ne de güzel olacaktı, öyle değil mi?

*

Evlerimize hapsolmamış olsaydık,

Tatillerimize itiş kakış değil de istediğimiz gibi rahat rahat gidebilseydik…

Yazlıklarımızın,

Kışlıklarımızın,

Malımızın,

Mülkümüzün,

Korona öncesi olduğu gibi paramızın biraz havasını atsaydık.

Böbürlenseydik,

Havalara girseydik,

Konuşurken öyle tok, öyle tepeden konuşup karşımızdakine:

"Kendimizin kim olduğunu!" şöyle bir güzel anlatsaydık karşımızdakine, ne güzel olurdu, ama öyle değil mi?

*

"Ne dediniz, anlamadım?"

"Saçmaladım mı?"

"Neyin saçmalaması be kardeşim!"

*

Öyle olmadı mı?

Yıllardır insanlar birbirlerine öyle davranmadılar mı?

Yıllardır havalara girilmedi mi?

Hâlâ da girilmiyor mu?

Yıllardır burunlarından kıl aldıran var mıydı?

Yoktu.

Kime dokunsan,

Birazcık hoşuna gitmeyen sözler söylenmiş olsa, hemen şiddete baş vurulmuyor muydu?

"Sen kim oluyorsun da bana bunları…" diye başlayan, ardından çuval dolusu edilen sözler…

Hâd bildirmeler,

"Paran kadar konuş" demeler.

"Neyine güveniyorsun!" meydan okumaları, bir güzel sıralanır da bir kere bile;

"Sahiden bu adam bana bunu neden söylemiş olabilir!" diyerek, onun -yani karşıdakinin- karın ağrısının,

İçinde tuttuklarının,

Bizim tarafımızdan onu rahatsız eden davranışların,

Sözlerin,

Belki de en önemlisi, onun da en az bizim kadar değerli ve özene bezene yaratılmış en yüce değer olan bir insan olduğu unutuverilir de gelip geçici olan unvanların,

Mal-mülkün,

Paranın,

Şan-şöhretin koruması altında, güya karşı tarafa hâd bildirme işini bir güzel başarır, karşı tarafa da hak ettiği ders(!) verildiği için bir güzel de rahatlamışızdır.

*

Biliyorum, şimdi bana daha da köpürüyorsunuz!

"Bu mübarek Ramazan gününde neler saçmalıyorsun!" diyor, olduğunuzu bile tahmin edebiliyorum ya, en azından geçen yıl şaşkınlığımızdan birbirimize nasıl davranacağımız konusunda istediğimizi yapamamıştık.

İstediğimiz gibi kendimizi şöyle bir çek-ap yapıp da neyimiz eksik, neyimiz fazla görememiştik.

İstediğimiz gibi dünlerde hatırlayamadığımız,

"Hani var ve bir yerlerde duruyor" dediğimiz dostumuza gitmeyi bir tarafa bırakalım, yıllar var ki tek bir satırlık, ya da sadece bir iki dakikalık görüşmeler bile yapmayız.

Ama biz biliyoruz ki:

"Bizim orada bir dostumuz var.

Gitmesek de…

Görmesek de…

Aramasak da…

Konuşmasak da…

Konuşamasak da

Derdi tasası var mı, yok mu diye sormasak, soramasak da o dost bizim dostumuzdur!" deriz, ya da öyle düşünürüz.

*

Öyle midir sahiden de…

Arayıp sormadığımız,

Gidip görmediğimiz,

Doğru dürüst tek bir kelam etmediğimiz ve adına 'Dost' dediğimiz, hâlâ dostumuz olarak kalmış mıdır?

Kendi adıma, hiç sanmıyorum!

*

Hani ne deniyor büyüklerimizden bize miras kalan sözlerinde.

"Mesafeler ırak ama kalplerimiz bir!" denilir ya hani!

Külliyen yalan!

Yalan ki hem de nasıl yalan!

İster kabul edelim ister etmeyelim, göz görmeyince gönül unutuyor, gönül tanıyamıyor.

Bunu artık kabullenelim.

*

Ne var ki artık günümüzde mesafeler hiç de ırak değil.

Üstelik de istediğimizde biz onların evlerine, onlar bizim evimize, istediğimiz kadar misafir kalabiliyoruz.

Konuşuyoruz.

Sohbetler edebiliyoruz.

Yüzünü görebiliyoruz.

Üzüntülü mü değil mi gözlerinin içine baktığımızda anlayabiliyoruz.

İşte o zaman, tam da o zaman, mesafeler ne kadar ırak olursa olsun hep yakınız.

Birbirimize dokunamasak da mesafeler de ırak olmaz o zaman, kalpler zaten ırak değildi.

*

Ancak bütün bunları yapmak için ilk adımı atmak gerekiyor.

Esas mesele işte o ilk adımı atmakta.

Sizin için küçük bir adım olabilir, ama karşı taraf için kim bilir ne kadar büyük bir adımdır o.

Hani hatırlar mısınız, 20 Temmuz 1969 günü saat 20:18'de Apollo 11 uçuşu ile Neil Armstrong ve Buzz Aldrin Ay'a ayak basan ilk insanlar olmuştu da duygularını dünyalılarla paylaşan Neil Armstrong şöyle demişti:

"Benim için küçük, insanlık için büyük adım."

Nasıl müthiş bir söz ve nasıl bir küçük -insanlık için büyük- adım, öyle değil mi?

*

İnsanlık Ay'a atılan o ilk adımın sonrasında Ay'a, gezegenlere ve uzay boşluğuna dair müthiş araştırmalar yaparak, oraları tanımak,

Oraları incelemek,

Oralarda hayat olup olmadığının büyük yolculuğunu sürdürüyorlar.

Neden öyle yapıyorlar?

Çünkü Kur'an'da "Alemlerin Rabb'ı" diyor.

Ne demekti bu?

Yaşadığımız bu dünyadan başka yerlerde de hayat var ve oralarda da canlılar var demek.

Ve -maalesef bizim değil- elin oğlu, bunun arayışının peşine düşmüştü.

*

Demek ki neymiş?

Demek ki o küçük bir adımı atabilmek gerekiyormuş,

Demek ki neymiş?

Karşı tarafa ilk eli uzatmak gerekiyormuş?

Niçin?

Atılan ilk adımın bastığı yerleri tanımak için,

Uzatılan eli tutan elin, dünyasına girebilmek için,

Gönüllerin bir olabilmesi için, gönüllerin de birbirine uzak olmaması gerekmiyor mu?

Gerekiyor!

*

Hadi gelin şu korona lanetinin ikinci yılının içindeyken, koronayı tanımadan önceki bütün alışkanlıklarımızı bir gözden geçirelim.

Önce kendimizi gözden geçirelim.

Çünkü biz hayatın merkeziyiz.

Çünkü her şey bizimle başlıyor unuttunuz mu?

Biz yoksak, yani sen, ben, o, birey olarak yoksak, olmayan birey için, dünya da yoktur, hayat da!

*

Demem o ki; evet şu ilkbaharın ortasında, yeni yeni açan çiçeklerin arasında,

Denizin masmavi, yıldızlı gökyüzünün turkuaz görüntüsü altında, kendimizi yalnızlaştırmayalım, derim.

Evet, korona belasından birbirimizi ziyaret edemiyoruz.

Bu doğru!

Çok yakın olamıyoruz.

Bu da doğru!

Ama birbirimize varlığımızı, hâlâ yaşıyor olduğumuzu -teknolojiyi de kullanarak- hatırlatalım.

Varlıklarından ve hâlâ yaşıyor olduklarından dolayı çok mutlu olduğumuzu hissettirelim dostlara, akrabalara, olmaz mı?

*

Olmaz mı hiç!..

Hem de çok güzel olur!

İlkbahar kadar canlı ve taze,

Yaz kadar sıcak ve olgun dostluklar çoğalır o zaman.

Yeter ki o ilk adımı atalım.

O ilk eli uzatalım birbirimize.

*

Bırakalım kendimizi havalara sokmayı.

Hiçbirimiz hiçbir şey değiliz.

Yüzde 90'ımızın hayatı birilerin iki dudağı arasında.

Bilmiyor muyuz?

Esas olan ve üzerimizde kalacak ve bizim değerli olduğumuzu, yaşadığımız sürece bize verecek olan insan yanımızı unutmayalım.

İnsan yanımız birimizin iki dudağı arasında değil, bizim aklımızda ve davranışlarımızda.

Çünkü her şey geçici.

Hiç kimse "Ben bir şey oldum!" diye kalp kırmasın.

Çünkü o kalbi kıran da bir şey değil.

Ama yaratılmış olarak çok şey.

Zaten, üzerinde herhangi bir unvan taşımaksızın oluyor 'insan hali.'

Belki de insanın 'İnsan halini bozan da' o unvanlar,

Paralar,

Mal-mülkler,

Giyilen ya da giyilemeyen kostümler,

Şan-ve şöhretlerin köleliği…

Galiba bunların hiçbirini tam olarak kullanamadığımız için, insan yanımız da zarar görüyor gibi geliyor bana.

Haksız mıyım?

*

Dostlarınızla irtibatta olduğunuz, dostluk dolu bir pazar diliyorum efendim.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.