1. YAZARLAR

  2. Ferit Erden BORAY

  3. Harem röntgenciliğinden kurtulursak 19. yüzyıl anlaşılır
Ferit Erden BORAY

Ferit Erden BORAY

Harem röntgenciliğinden kurtulursak 19. yüzyıl anlaşılır

A+A-

Tarih kitaplarında bütün gerçeklerin belgeler ve kaynaklar ışığında verilemediğini  pek anlayamadık. Elbette böyle varolan kişisel araştırmacı tecrübeler dışında toplumsal olarak birebir yaşadığımız hatta güncel yaşamakta olduğumuz travmalardan da etkilendik.

Osmanlı İmparatorluğunun dili, dini, atasal töreleri farklı halklarına fikirsel yayılmacı ilk uluslararası atağı kuşkusuz Tanzimat olmuştu. Batı dünyası, Amerika ve Fransız devrimlerinden sonra artık kitlelerin müşterek fikirleriyle bağımsız ve de haklı biçimde yönetilmesine yönelmekteydiler.

Doğu-Batı kulvarında asırlardır süregelen Osmanlı İmparatorluğu hangi konumda oldu? Buna mukabil yönetimde önlenemeyen yozlaşmaların bir başka göstergesi de çürümüşlük olarak ortaya çıktı.

Çünkü imparatorluğun bürokrasisinde görev yapanların çoğu (subaylar, paşalar, hariciler, kadılar ve memurlar vb.) çeşitli nüfus suistimalleri, iş arayıcılığı, rüşvet ve hediye kabulü gibi yollardan da donatılmış durumundaydılar. (Tarih tekrardır, aynen bu gün içimizde birebir gördüğümüz devletimiz gibi)

II. Mahmut döneminde her tür yeniliklerin koruyucusu da, uygulayıcıları da onlardı. Öyle ki, devlet katmanlarında satışa çıkarılan bir tür memuriyet için gerekli parayı temin edenlerin ise piyasadan yüksek faizle temin edip katılırlardı.

(Tarihin tekrarına gelin bugün bakalım, karşımıza Devletin sözde liyakatla alınan memurlar değil, rüşvet ve aracı temin edilen, mülakatla alınanlar çıktığı gibi)

Dünya tarihinde aslına bakılırsa, zaten Avrupalı'da Monarşik idare ile yönetildiklerinden devletin de bürokrat kadroları, Londra'da ve Paris'te bürokrat olarak alınanlara parayla satıldığı açıktır.

Sultan II. Mahmut ile üst düzey bürokratlardan Mustafa Reşit Paşa iç ve dış meselelerdeki görevlilerin eksiklerini çok iyi tespit etti. Ancak Osmanlı Devletinde yönetim ve halk arasındaki ilişkiler din temeline dayalı olup Hıristiyan ve de Müslümanlık etkileşiminin mevcut olmasıydı elbet.

Biz de Kavalalı Mehmet Ali Paşa ve Batıda Nemçe (Avusturya ile Rusya ile pürüzleri var olduğundan, iç yönetimin yenilenmesine ciddi açılımlar yapabilme imkanları olamıyordu elbette.)

İşte bu dönemde dört lisan bilen iyi bir hariciyeci olan Mustafa Reşit ileride adına da Tanzimat-ı Hayriye denilecek reformları çalışıyordu. Ancak batılı devletlerin Osmanlı hakkındaki düşünceleri pek de tutarlı değildi, ancak uluslararası ilişki konusunda ticari dayanışmalarda zorunluydu elbet.

Ancak Tanzimatın dinamikleri konusundaki görüşleri üç etapta toplayabiliriz. 1- Dış etkene karşı asıl rolü koruyanlar 2- İç ve dış ekseni birlikte ele alanlar. 3- Asıl ağırlığı iç etkene bağlayanlar

Bazı yazarlara göre, Gülhane Hattı Hümayunu biçimsel açılardan hükümdardan gelen tek yanlı biçimsel bir açılımdır.

3 Kasım 1829 tarihinde Topkapı Sarayının dış bahçesi olan Gülhane'de hem halka birebir ve hem de Avrupalı devletlerin elçilerine basın organlarının yer almasıyla ilan edilen Tanzimat Fermanı olmuştu.

Gülhane Hattı Hümayunu'nda devlet yönetimiyle ilgili ana eğilimler iktidarın kendi kendini sınırlamasıdır genellikle. Böylece fermanın yazarı Mustafa Reşit halka devletin içinde merkezi bir yer vermekteydi. Ayrıca modern bir devletin temel ilkesinin, yani halkın devlet içinde değil "devletin halk için varolduğu düşüncesini" ilk kez getirilmesi olduğunu ne yazık hala anlamadık.

Üstelik Gülhane Hattı Hümayunu kişi hak ve özgürlükleri bakımından eksik ama derli toplu bir Osmanlı listesini de getirmiş olduğunu anlamaktayız. Meseleye batılı gözü ile baktığımızda ise, Gülhane Hattı Hümayunu 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi dikkat çekici benzerliği olduğu da söylenebilir.

Anlaşılmalıdır ki Osmanlı Devlet düzeninde ilk defa olarak bir Padişah'ın, kendi iradesiyle ve kendi yetkilerini ve iktidarını sınırladığını görmekteyiz.

Ayrıca Gülhane Hattı Hümayunu'nu tek yaptırım olarak sübjektif ve manevi bir desteğe yarar. Üstelik dönemin Osmanlı Padişahı genç Abdülmecid, Gülhane parkındaki açılış sırasındaki Ant içme söylemi oldukça ilginçtir. Çünkü padişahın kendi kendini sınırlama anlayışından doğan sonuçtur.

(Değerli okuyucularım, işte konumuzun başında da uyarı için söylediğim gibi, tarihçiler eğer Haremin dışından çıkıp dönemin gerçeklerine bakabilirlerse batılı çağdaşlaşmadan uzak kalmamış Osmanlıyı bulur. Aslında fanatik tarihçilerde haklıdır, çünkü adı geçen genç padişah döneminde mevcut haremdeki eğitimli kadınlardan 12'sinden evlat edinip şehzade çıkardığı ve bu şehzadelerden toplam 42 kişi olup sadece 14'ü erkek şehzadeydi, ancak 5'inin de padişah olduğunu da düşünürsek haremde röntgencilik olağandır)

 

TANZİMAT'IN UYGULANMASI VE TEPKİLERİ

 

Gülhane Hattı Hümayunu resmi gazete konumunda olan Takvim-i Vekayi'de yayınlandı. Hem merkez ve hem de taşra halkına sayıları arttırılarak dağıtıldı. Aslına bakılırsa içeride ve dışarıda farklı çevreler kendi çıkarına karşıt fikirleri benimsediler. (Günümüzde İktidarın KHK şeklinde çıkarlarının da taraflı, tarafsızlarca tenkit edilmesi gibi)

Bütün bunların ötesinde eski rejimin kurallarının hatta istibdada alışmış devlet ricalı ile bunların psikolojisini paylaşan pek çok taşra yöneticisi bu yenilgi pek de içine sindiremiyorlardı.

Üstelik bu yenilenmenin komşu konumunda Rusya için hiçbir avantajı yoktu. Çünkü onlar Osmanlı'daki azınlıklar olan Ermenileri ve Yahudileri kendileri için yönlendirip yandaş etmeyi planlamamalıydılar.

Çünkü onlar için adı geçen ferman gerçek bir anayasa, bir meşrutiyet fermanı idari ve sosyal bir inkılapta sayılamıyor demekteydiler. Buna mukabil Fransız basını ve kamuoyu Tanzimatı  duyarlı şekilde desteklemekteydi.

Fakat bundan bir yıl kadar sonra bu kez Fransa için asırlar öncesinde kalan Şark Meselesi'nin de dış siyasette yöntemi olarak yenileşeni başlatmıştı. Öte yandan Rusya ve Avusturya gibi liberal düşmanların kapalı kapılar ardında gizli ya da açık olan Osmanlı'ya saldırı hedefleri nüksetmeye başlamıştı.

Bu sebeple uluslararası kulvarlarda farklı olan Osmanlı kutuplaşmaları sonucunda bilinen tarihlerde özetçe yazılan 1853 Sivastopol Rus Savaşı yaşandı. Üstelik bu dönemde her ne kadar müttefikimiz olanlar İngiltere ve Fransa ile Rusya'ya saldırılmıştı.

 

1856 ISLAHAT FERMANI

1856 Paris Konferansı öncesinde Türk-Rus çatışmaları, neticeyi büyük harbe kadar getirmekte gecikilmemişti. Üstelik bu gizli hazırlanmış, aynı dinden o an Hıristiyan devletlerle kutuplaşıp Müslüman devletin alanında savaşa girmekti.

Öte yandan Osmanlı Devletindeki yönetimin de Tanzimatın ilke ve usullerinden pek haberi olmadı. Aslında Tanzimatın yeni yönetim usulleri daha çok en dikkate çeken özelliği kurallar eliyle karar alma ve yönetime tercihi olmuştur.

Bunun ötesinde Tanzimat döneminde devletin teokratik, ya da yarı-teokratik niteliğinin değiştiğini de göstermekteydi. Üstelik bu yeniliklerin önem açısından özellikleri de vardır. (halen olduğu gibi)

Nitekim Rus harbi sırası, 1853'te Meclis-i Ali Tanzimat ve Meclis-i Ahkam-ı Adliye adlı iki temelli kuruluşlar imar ve uygulamaya sokulmuş oluyordu. Bu artık 19. Yüzyılın getirdiği Çağdaşlaşma döneminin en belirgin devlet yönetim sisteminin oturması sayılır.

Batı örneği olduğu sanılan "Divan-ı Ahkam-ı Adliye", bilinen Adliye mahkemelerin en yükseği sayılan olarak oturtulmuştur. (günümüzdeki Yargıtay gibi). Nitekim Kırım Sivastopol savaşından sonra ülkeler arasında dayanışma için açılan ünlü 1856 Paris Konferansı'na katılan Osmanlı diplomatları arasında da Mustafa Raşit Paşa, Mehmet Ali Paşa ve Keçecizade Fuat Paşa gibi deneyim kazanacak diplomatlar çıktı.

Artık geri kaldığı sanılan Osmanlı Devleti uluslararası ilişkilerde onlardan eksik dahi sayılmaz durumdaydılar.

İşte bu yıllarda 1856 Islahat Fermanı dönemin Avrupa'daki Fransa, İngiltere ve Avusturya'dan sonra üçüncü çalışması sayılır yönetim sistemi açısından.

Daha sonraki yıllar, 1869'da açılan Şuray-ı Devlet'in başkan ve üyeleri 41 olup, 28'i Müslüman 13'ü ise diğer dinlere mensup, Osmanlı vatandaşlarıydı. Hukuk-u açıdan Şuray-ı Devlet bakılacak olursa, bu da idari alanda bir istişare (konuşmalar) meclisi denir.

Özet olarak Tanzimat Meclisleri açısından Meclis-i Ali-i Tanzimat ve Şuray-ı Devlet gerek vilayetlerden gelen temsilcilerin katılmasıyla gerek yasaların hazırlanmasında uyguladıkları rol bakımından meclisli ve anayasalı bir sistemin biçimidir.

Günümüzdeki Büyük Millet Meclisi'ne seçilen ve mecliste görev yapanların aldıkları işlerin ilkiydi. Hatta seçimle gelenlerin özel meclislerden de seçilerek geldikleri düşünülürse, bunun Avrupa örneği ilk düzenli Demokratik rejim çalışması denirdi.

Genel olarak bakıldığında Tanzimat heyetlerinin durumu açısından ne gibi değişikler getirmişti? Bunu kuşkusuz yönetimlere ve yönetilenler açısından bakmak bize neticeyi getirecektir

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.