1. YAZARLAR

  2. Yunus Arıkan

  3. Bu pazar yıllar öncesine uzanayım istedim
Yunus Arıkan

Yunus Arıkan

Bu pazar yıllar öncesine uzanayım istedim

A+A-

Rahmetli anacığım:

“Oğul, eyi günde herkes eyi… eyiyi de kötüyü de sen kötü günde görürsün.” derdi.

Daha çok küçüktüm o zamanlar…

6-7 yaşlarımda falan…

Altı yaşındaki çocuk, içinin kocaman derinliği olan bu tür sözleri nasıl anlasın, nasıl etkilensindi ki?

 Ben de anlamamıştım zaten.

Anlayamazdım ki…

Çocuktum ufacıktım, top oynadım acıktım.’ yıllarımdı o yıllar.

*

Bizim o yıllarda Mesudiye’de dünyamız ne kadardı ki anamın söylediği bu koskocaman sözü anlayabileyim!..

Mesudiye kadardı dünyamız.

Mesudiye kadardı ve genişleme, ufku görme şansımız bile yoktu.

Niye yoktu?

Mesudiye’de ufuk yoktu çünkü tepeler vardı.

Kocaman kocaman tepeler.

Mesudiye’yi dört bir tarafından çevirmiş olan tepeler vardı ki onlar da ufkumuzu kapatıyor muydu ne!

*

Ha!.. Hakkını yemek istemem memleketimin.

Tam da ortasından akan,

Tam da Mesudiye’yi orta yerinden ikiye ayıran,

Benim yaşadığım yıllarda coşkulu mu coşkulu,

Taşkın mı taşkın akarken, işte o Melet Irmağı’nın akışı boyunca biz de ona doğru, onun gittiği boşluktan kendimize bir ufuk bulur düşüncelere dalıp giderdik.

Bize göre sonsuz düşünceler kurardık o yıllarda Melet Irmağı’nın akışıyla birlikte.

Kurduğumuz o sonsuz düşünceler, elbette memleketim olan Mesudiye kadar sonsuz,

Mesudiye kadar güzel,

Mesudiye kadar insanını bir arada toplamaya çalışan, ama bir türlü toprağına söz geçiremediği için insanını kaçıran, Mesudiye’m kadar duygusaldı.

*

Mesudiye’m kimlerini göndermemişti ki dışarıya, beni de gönderirken; tıpkı anamın bana söylediği; “Get oğul get, ben de bağrıma taş basar yaşarım” dediği gibi, Mesudiye de bağrındaki taşlara sarılarak, acısını onların üzerine akıtarak gönderivermişti ne kadar güzel,

Çalışkan,

Akıllı,

Sevgi ve sevda yüklü insanını, üzerinde tutamamış ve çaresizce koyuvermişti gurbet ellere…

*

Ne var ki Mesudiye’m, insanına istediğini veremese de bir şeyi çok iyi vermeyi bilmişti.

Ben bizim zamanımızdan söz ediyorum.

Taa 1970’li yıllardan…

70’li yılların insanlarından,

70’li yılların komşuluklarından ve onların birbirlerini sahiplenmelerinden…

‘Canım’ sözcüğünün anlamını en iyi şekilde anlatarak değil, yaşayarak öğrenildiği o yıllardan söz ediyorum.

*

Şimdi de öyle olduğunu düşünüyorum.

Düşünmek istiyorum.

Umut ediyorum.

Şimdi hayatın paylaşıldıkça güzelleştiğini,

Şimdi de hayatın bölüştükçe mutlu olacağını,

Tıpkı evlilik sözleşmesi yapılır gibi, o yıllarda Mesudiye’min insanı, birbiriyle ‘Komşuluk sözleşmesi’ yapmışlardı sanki.

Aslında sanki değil, yapmışlardı.

Yapmışlardı ve o sözleşme de atadan babaya, babadan evlada, evlattan da toruna, ta bizim zamanımıza kadar devredip gelmişti.

Sözleşmişlerdi kendi aralarında…

Kimi zaman sözle bile değildi bu sözleşme.

Her ne kadar sözleşmenin içinde ‘söz’ hecesi olsa da benim Mesudiye’min insanı birbirleriyle çoktan ‘Gözleşmişlerdi’ bile.

*

Gözleşme ne demek?

Gözleşme; karşısındaki insanla ilgili yüreklerinde taşıdıkları ne kadar insan yanı varsa

Tavır ve yaklaşımlar varsa, hepsini de tek bir söz söylemeden bakışlarıyla, “Yalnız değilsin. Ben ne güne duruyorum!..” diyerek, yüreklerinde taşıdıklarını gözlerine, gözlerinde taşıdıklarını karşısındakinin yüreğine onların gözleri aracılığı ile aktarırlardı.

*

Söz yoktu,

Yazı hiç yoktu ‘Gözleşme mesajı’nın içinde…

Sevgi vardı,

Umut vardı,

Sahiplenme vardı,

“Sen benim için önemlisin” demek vardı,

“Ben sensiz bir eksiğim.” denilirdi.

*

Velhasıl imeceydi hayat o dönemlerde…

Şimdiki bilmem ne kuşağının, ya da kuşaklarının insanları, bu sözü ne kadar biliyor bilmiyorum, ama imece de “Hayat paylaşıldıkça güzeldir”i anlatan o kadar derin, anlamlı bir ifadeydi ki onun içinde de söz yoktu,

Yazı yoktu.

Onun içinde bakış vardı.

Hissetme vardı,

His vardı,

Duygu vardı,

Ve “Karşı tarafın kendisine ihtiyacı olduğu inancı” vardı ve bunların hepsinin de hayata geçirildiği eylem vardı, eylem.

*

Eylem; paylaşmanın da sevmenin de en güzel göstergesiydi.

Söz eyleme dönüşmedikçe havada kalıyordu,

Bakışlar eyleme dönüşmedikçe bir anlamı yoktu,

Yazı eyleme dönüşmedikçe, tıpkı suyun üzerine yazılmışçasına hemen kaybolup gidiyordu ya, bütün bunları; aklında, yüreğinde, bedeninde hisseden Mesudiye’min insanı, eyleme geçirirdi.

*

Eylem bereketti.

Tarlasında ihtiyacı olanlara, zamanı ve gücü uygun olanlar, pat diye yanlarında olurdu.

Tam da o zaman işte o “Hayat paylaşıldıkça güzeldir” sözünü;

“Hayat paylaşıldıkça kolaylaşır” sözüne devşirirdi ve hayatı kolaylaştırırlardı.

Ben, bunların hepsini de aklımın ermeye başladığı 1960’lı yılların ikinci yarısından 1970’li yılların ilk yarısına kadar Mesudiye’mde yaşadım.

*

Çocuktum, aklım pek ermiyordu ya, insan sahiplendiğini; özellikle de çocukluğunda sahiplendiğini asla unutamıyordu.

Şimdi benim o çocukluğumun büyüklerinin hiçbiri yaşamıyor.

Ya da yüzde 99’u yaşamıyorlar.

Bedenleri bu dünyada değil.

Onların hepsi de Allah’a gittiler.

Orada ne yapıyorlar, nasıllar bilemiyorum ya, Rabb’im her birine merhametini eksik etmesin. Komşularının küçük çocuğu olarak ben, onlardan razıydım, Allah da onlardan razı olsun.

Yaradan zaten biliyor ki onlar burada, bu yalan dünyada hep gönüllerde yaşıyorlar anılıyorlar her biri…

*

Onlar yaşıyorlar…

Anılıyorlar,

Aranıyorlar,

Komşumuz İkbal Teyzem, Terzi Miktat Amcam;

Terzi Kazım Ortaç,

Cemal Ekşioğlu,

Ali Aytöre,

Veysel Özdemir öğretmenim,

Selimin Ahmet,

Kahveci Recep Amca,

Daha isimlerini sayamadığım onlarca büyüğüm, her biri, her bir Mesudiyelinin gönüllerinde yaşıyorlar.

*

Rahmetli anacığımın “Oğul, eyi günde herkes eyi… eyiyi de kötüyü de sen kötü günde görürsün.” sözünü ben İstanbul’a geldiğimde anlamaya başladım.

Zaten bütün yürek acılarını da İstanbul’a geldiğimde tattım ben.

İstanbul’a geldiğimde; eyi günümde eyi olan insanların, kötü gününde yanımda olmadıklarını görünce işte o zaman… tam da o zaman, rahmetli anacığımın ne demek istediğini anlamaya, idrak etmeye başlamıştım ya, Mesudiye’mde de böyle bir şeyi hiç mi hiç hissetmemiştim.

Onlar bizim canlarımızdı.

Canlarıydık biz de onların.

Kötü günümüzde de yanımızdaydılar, iyi günümüzde de.

*

İstanbul öyle miydi?

Değildi.

İstanbul öyle değildi, ama bizi vaktinden önce olgunlaştırdı!

Vaktinden önce kaldıramayacağımız yükleri yükledi üzerimize!

Vaktinden önce belimizi büktü bükmesine ya, vaktinden önce de olgunlaştırdı hayata hazırladı bizi!

Belki de arada bir tadımızın olmayışı,

Arada bir mayhoş oluşumuz, ondandır ne bileyim!..

Vakitlice yetişmeyip, vaktinden önce yetişmiş olmamızdan.

*

Ne diyelim, buna da şükür.

En azından Mesudiye’mde komşularımıza güvenmeyi, İstanbul’da ise önce kendimize güvenmeyi, sonra da kendimizi tanımayı, kendimize yatırım yapmayı, en sonunda ayaklarımızın yere nasıl sağlam basabileceğini bize yaşayarak öğretti.

*

Büyüttü bizi.

Öyle veya böyle, dün de bugün de sonsuz ufka sahip İstanbul, kendi kurallarına uyan herkese sahip çıktığını,

Onca acılar çektirse de…

Onca sıkıntılar yaşatsa da öğretti ve birçoğumuz ayaklarımızın üzerinde durmayı başardık.

Sana sonsuz teşekkürler Sevgili Mesudiye’m ve Mesudiye’min eli öpülesi insanları…

Sana sonsuz teşekkürler Sevgili İstanbul ve İstanbul’un bütün nimetleri…

*

İyi pazarlarınız olsun efendim.

Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum