1. YAZARLAR

  2. Oğuz Ekici

  3. Bebek'teki Mısır Başkonsolosluğu'nun bilinmeyen hikayesi
Oğuz Ekici

Oğuz Ekici

Bebek'teki Mısır Başkonsolosluğu'nun bilinmeyen hikayesi

A+A-

İstanbul'a gezi amacıyla giden ve yolu Bebek'e düşen herkesin gözü o devasa saraya takılmıştır. Hatta çoğunuzun, "Türkiye, burayı nasıl Mısır Başkonsolosluğu'na tahsis etmiş" diye de düşünebilirsiniz.

Ancak işin aslı öyle değil. Mısır Başkonsolosluğu'nun Mısır'a tahsis edilmesinin arkasında, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin gururlu, belki de bugünlere gelmemizi sağlayan onurlu duruşu yatıyor.

Öyle ki Atatürk Cumhuriyeti'nin kendini bir hediyeye satmayacağının tüm dünyaya ilan edilmesinin hikâyesi yatıyor orada.

Günümüzde ilkelerini peşkeş çekmenin moda olduğu dönemde, Atatürk Türkiyesi'nin ilkelerine nasıl da bağlı kaldığını anlatıyor o saray. Aslında paranın her şey olmadığını, onurun, gururun, haysiyetin ve değerlerin insan hayatında ne kadar önemli olduğunun mesajını veriyor, ölümlü insanoğluna.

O sarayın hikâyesini A partisinden, b partisine, en çok de c partisinin yöneticilerinin bilmesi gerektiğini düşünüyorum.

*

Nasıl mı o hikâye?

Boğaz'ın en fazla göze çarpan yalılarından biri, aslında tam da yalı olarak nitelendirilmiyor. Adı yalı olmasına rağmen aslında 48 odalı bir sahil saray. Öyle ki "Hidiva Sarayı" olarak da biliniyor.

Tarih meraklılarının da yakından bildiği gibi 'Hidiv' soyadı, Osmanlı'ya isyan ederek Mısır'da özerk Valilik kuran Mehmet Ali Paşa'nın ailesi tarafından kullanılır. Hidivler diye bilinirler.

Kavalalılara mensup Mısır valilerine babadan oğula geçmek üzere 1867'de verilen resmî unvandır aynı zamanda, kaymakam gibi, vali gibi nitelendirilir. Yani babadan oğulacılık burada da hâkimdir. Önemli bir yere gelmen için yeteneklerin değil, babanın kim olduğu önemlidir.

Bu Hidivler, saray yaşamına öyle bir alışmışlardır ki, kışları Kahire'deki saraylarında kalırken, yazları da saray olmadan duramazlar. Bunun için yazları geldikleri İstanbul'da da saray ihtiyacı doğar beylere, hanımlara. Dururlar mı hooop İstanbul'da da birkaç saray, sonuçta mabatları tatlı...

II. ABDÜLHAMİD'İN HEDİYESİ

O dönem devletin malı deniz tabii... Osmanlı'nın da çöküş dönemleri, Arapların isyanından korkuluyor. Mısır konusu kafasını kurcalayan Abdülhamid, nasıl yapsam nasıl etsem diye düşünürken, bir anda aklına süper bir fikir geliyor. Ali Paşa'nın mirasçılarından satın aldığı bu yalıyı Osmanlı Sarayı'yla yakın ilişkiler içinde olan Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa'nın annesi Emine Valide Paşa'ya hediye ediyor. Bizimki işlerin düzeleceğinden o kadar emin ki, şehrin belki de en güzel yerindeki bu yalıyı hediye etmekten geri durmuyor.

Bununla da kalınır mı, hanımefendiyi memnun etmek için imtiyazlara devam. Yalının üzerine kaymak gibi bir de 'paşa' unvanı veriliyor bu hanımefendiye, hanımefendide de guru tavan tabii ki...

Sonuçta Mısırlı kadınların özgürleştirilmesinde ve daha refah bir yaşama kavuşturulması karşılığında aldı bu unvanını... Ağam paşam hesabı yok yani.

Üstelik yalının son hali de kendisini memnun etmiyor. Hoop İtalyan Mimar Raimondo D'Aronco'yu İstanbul'a getiriyorlar, D'Aronco şöyle bir göz gezdiriyor yalıya, "si signore" diyor Sultan'a... Ne demek? İtalyanca 'olur efendim' demek...

*

Hay hay diyor Sultan'ın yalakaları da. Ne lazımsa getiriliyor bu D'Aronco'yo. O da en iyi malzemelerle bugünkü haline yakın bir şekle getiriyor. Emine Valide Paşa, oğlu Abbas Hilmi Paşa ile uzun yıllar bu yalıda huzur içinde oturuyor. Tabii Emine Valide bu yalıda otururken, Osmanlı'da işler karışık, devlet çatırdıyor ama onun umurunda mı? 

Mısır, İngilizlerin eline geçiyor, ortada Hidivlik midivlik kalmıyor, bizimkiler yine saraya devam... Alışmış kudurmuştan beterdir derler ya bu sözün ete kemiğe bürünmüş hali bu aile işte.

Osmanlı'da çatırdama devam, hatta koca devlet yıkılıyor. Emine Paşa da genç Türkiye Cumhuriyeti ile arayı sıcak tutmak için bu yalıyı Türkiye Cumhuriyeti'ne bağışlamaya karar veriyor. Genç Cumhuriyet önce olur veriyor. Gerekli yazışmalar başlıyor ve tapu evraklarında Emine Valide Paşa yerine "Bebekli Emine Hanım" ifadesi kullanılıyor. Çünkü Cumhuriyet, 'Ağa', 'Paşa', 'Bey' unvanlarını kaldırıyor. Milletin efendisi ağalar, paşalar değil, köylüler oluyor Cumhuriyet ile birlikte...

En hakiki mürşit ilim, en yüce değer emek diye biliniyor Türkiye'de artık. E doğal olarak bu da Emine Hanım'ın hoşuna gitmiyor. Kendisi hanımdır çünkü. Ne yapmıştır, ömrü boyunca saraylarda yaşamıştır. Başka ne yapmıştır? Cevap kayıp...

Eeee hayatı boyunca yalıda oturan kadın bu ifadeyi kabul eder mi?

"Bebekli Emine Hanım" denmesine çok sinirlenen Valide Paşa bu kararından vazgeçiyor. Bu olayın üstüne bir de Mısır'ın İstanbul'da bir diplomatik binasının bulunmadığını öğrenen Valide Paşa, hızlı bir şekilde Mısır Hükümeti'yle temasa geçiyor.

Ölünceye kadar yalının korusundaki köşkte oturmak kaydıyla yalıyı konsolosluk olarak kullanması için Mısır'a bağışlıyor. Kendisi ölünce de kaldığı köşkün yıkılmasını vasiyet ediyor. 1931 yılında vefat edince vasiyeti yerine getiriliyor. Daha sonra köşk yıkılıp, yalı-sarayda da yeni düzenlemeler yapılıyor.

İşte Bebek'teki o devasa yapının hikayesi böyledir. Genç Cumhuriyet'in onurlu ve gururlu duruşu vardır o yalının harcında.

Bugünkü gibi harcı ne olduğu belli olmayanlar gibi değildir genç Cumhuriyet'in kadroları. Her tuğlası vatan sevgisi ve memleket aşkı ile örülmüştür.

İki tane rezidansa tav olanlar bu duyguyu anlayamazlar.

Genç Türkiye Cumhuriyeti ile kalın...

 

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar