1. YAZARLAR

  2. Hakan Paksoy

  3. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin birinci yılında Türkiye
Hakan Paksoy

Hakan Paksoy

MİLLİ DÜŞÜNCE

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'nin birinci yılında Türkiye

A+A-

Çok uzun bir seçim sürecinden çıktık. Partili Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (CHS) ile yaşadığımız ilk seçimdi. Tekrarlanan İstanbul seçimi ile bir referanduma dönüştürülen dönem yaşandı. İktidar ve müttefikleri "Beka meselesi" diyerek propaganda yaptı. Doğrusu beka meselesi vardı ama bahsedilen gibi değildi. Partili Cumhurbaşkanlığı ve CHS'nin beka meselesi haline geldiği ortaya çıktı. Türk devlet felsefesinin terk edildiği bu sistemin -aslında sistemsizliğin- iyileştirilmesi gerektiğini, bizatihi iktidar partisi yöneticileri ve bu sistemi ortaya atan müttefikleri söylüyordu.

Daha işlemeye başlamadan hatta sistem tartışması yapılırken bütün uyarılara kulak tıkayanlar bugün, 1'inci yıldönümü 9 Temmuz'da yaşanacak sistemin yürümediğini söylemekteler. Haklılar, CHS yürümüyor, devleti yavaşlattı. Çalışamaz hale getirdi. Çünkü ortada bir sistem yok, keyfi bir yönetim söz konusu.

Bu devlet şemasının bir ABD firması (McKinsey) tarafından hazırlandığı ve iyileştirmenin de bu firma tarafından yapılacağına dair basında haberler çıkmakta. İnsanlık tarihinde devlet tecrübesi en üstün olan bir milletin, yeni devlet yapılanmasını bir şirkete yaptırmış olmasını bir yana koyarak soralım; değişim ya da iyileştirme nasıl yapılacak, neler ve ne kadar değişecek? Felsefesi(zlik) değişecek mi? Bu sorulara cevap aranmadan önce geçmişi şöyle bir hatırlamakta fayda var.

Yönetilemez haldeki devlet: Türkiye

MİSAK'taki ilk yazımın (28.11.2017) başlığı "Yönetenlerin yönetemez hale geldiği ülke: Türkiye" idi. Orada "Millî bir siyaset şarttır ve bu siyaseti yeni bir kadro yönetmelidir (…) Şimdiye kadar izlenen ve değişmediği görülen; yanlışlıklarla ve aldanmışlıklarla dolu, ideolojik hedeflerine kilitlenmiş, Türk kimliği ile kavgalı bir yönetim sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Böyle bir yönetim olaylar karşısında, rüzgârda uçuşan yaprak misali, mütemadiyen büyük savrulmalarla sonuçlanmıştır. (…)herhangi bir devlet dahi böylesine sık ve sert savrulmalarla yönetilemez." denmişti.

Aradan bir yıl geçtikten sonra, 2019'un ilk haftasındaki yazı "Yönetilemez hale getirilen devlet: Türkiye" başlığını taşıyordu. Bu yazı filli durumu hukukileştirmek için yapılan 16 Nisan referandumu sonrasında kaleme alınmış ancak CHS daha hayata geçmemişti. İç ve dış meseleler üzerinden devletin yönetilemez bir hale geldiği vurgulanıyor, "20'nci yüzyılda büyük bedeller ödeyerek Sakarya Irmağı kıyısında durdurduğumuz iki yüz yıllık geri çekiliş, 21'inci yüzyılda tekrar başla(tıl)mıştır. Mutlaka durdurulmalıdır." diyerek bitiyordu.

Daha sonra seçim erkene alındı ve 24 Haziran 2018'de yapıldı. Seçimden sonraki açıklamalardan anlaşıldığına göre hazırlıklar bitmiş ve beklemeye çok gerek kalmamıştı. Seçimlere, son haftada açıklanan yeni devlet şeması ile girildi. Çok tartışma fırsatı da olmamıştı.

Devlet yapılanması mı şirket şeması mı?

Artık yepyeni bir şirketimiz -affedersiniz- devletimiz vardı. Yeni Devlet(!) şeması, 4 ofis, 9 kurul ve 8 başkanlık ile 16 bakanlıktan oluştu. Ancak en önemli husus, tek karar mercii Cumhurbaşkanı olmasıydı. Bütün kurul ve başkanlıkların çalışmaları sadece proje veya taslak olacak, Cumhurbaşkanı bunların içinden uygun bulduğunu karar haline getirecek ve bakanlıklar da bu kararı uygulayacaklar. Genelkurmay Başkanlığı, Millî Savunma Bakanlığına bağlandı. Ama Kuvvet Komutanları da MSB'ye bağlı çalışacaklardı. Bütün uyarılara rağmen bu sistem halen devam etmekte.

Yeni sistem açıklanırken Cumhurbaşkanı: "Yeni dönemde çözüm üreten devlet, sorun çözen devlet anlayışı ile çalışmalarımızı sürdüreceğiz, yeni sistemle bürokrasiyi azaltacağız. Daha hızlı karar alacağız. Patenti bana aittir, bunun için çok eleştiri almışımdır. Bir anonim şirket gibi devleti yönetme kabiliyeti demişimdir." diyecekti.

CHS'nin hayata geçtiği Temmuz 2018'de arka arkaya iki yazı ile sistem tarafımızdan analiz edildi. Orada sorulan birkaç soru:

"Din siyasetin ve/veya siyaset dinin emri altına geçmez mi?

Mevcut anayasanın laiklik ilkesine doğru yapılan bir hamle olmaz mı?

Haydi, bunlar olmadı, DİB, dinin ve dini hayatın doğruları ve siyasetin doğruları arasında eğer; doğru, bağımsız, tarafsız, haklının yanında ve Müslümanların geleceğini ilgilendirecek isabetli kararı alamazsa Türkiye nasıl etkilenecektir?

Bir hususun karar haline gelmesinde bir kişinin yetkili olması mümkün ve de doğru olabilir mi?

Bir insan devletin tamamının işlemesinde tek yetkili olabilir mi? En azından bütün bunların hepsine nasıl yetişebilir? Bir insan için taşınılamaz bir yük değil midir?

Hızlı karar alma hedeflenirken çok daha fazla yavaşlama ile karşı karşıya kalınmaz mı?

Üretilecek fikir ve projeler, sadece Cumhurbaşkanı tarafından onaylanacaksa, alınacak kararların bürokratik ve/veya siyasi sorumluluğunun sınırları ne olacaktır? Kime ait olacaktır?"

Başka bir soru daha: Toplumsal uzlaşma ve uzlaştırma makamı olan Cumhurbaşkanlığı, ayrışmada bizzat taraf halini almış durumda, hakem kim olacak? Kutuplaşması çözülemeyen bir millet birliğini, bütünlüğünü nasıl koruyacak?

Benzer soru o kadar çok ki?

Ve en önemlisi de hukuk ve yasa hâkimiyeti yok denecek hale geldi. En küçük örneği ile Anayasamızda Cumhurbaşkanı olarak ismi verilmişken, talimat haline getirilen istek ile Türk Milletinin bir kısmı başkan demekte. Yani fiili durumu hukukileştirelim derken yeni bir fiili durum yaratılmış vaziyette.

Bütün bu sorulara rağmen bir yıllık dönemde reformlar(!) hiç durmadı. Hemen yanı başımızdaki savaş bütün hızı ile devam ediyor. Doğu Akdeniz kaynarken ikiye bölünmüş Libya'dan bütün Türk unsurların düşman kabul edilerek ateş açılacağı tehdidi geldi. Ama biz askerlik yasasında reform(!) yaparak 130 bin civarında asker terhis ettik. 21'inci yüzyılın başında 800 bin civarında olan sayımızı 300 binin altına düşürdük.

Menzil neresi?

Bütün bunlar niçin yapıldı? Hedef ne? Bu sorunun cevabı öncelikle Cumhurbaşkanının 16 Nisan 2017 referandum akşamında yaptığı açıklamada. Cumhurbaşkanı o gün "İki yüz yıllık yönetim tartışması bitti" demişti.

Cumhurbaşkanının 19 Mayıs Samsun konuşması ve iki gün sonra TBMM'deki iftarda yaptığı konuşması arka arkaya dinlenecek olursa; tek millet, tek devlet, tek vatan, tek bayrak sloganının tekrar edildiği görülecektir. Buradaki milletin, devletin, bayrağın ve vatanın adından hiç bahsedilmemektedir. Görülen Türk Milletinin kimliği ile ideolojik mücadele devam ettiğidir.

Diyanet İşleri Başkanı; 9 Temmuz günü Cumhurbaşkanının göreve başlama törenlerinde, 15 Temmuz 2018'de İstanbul'daki anmada (15 Temmuz Köprüsü'nde) ve 26 Ağustos 2018'de Malazgirt Ovası'nda yapılan savaşın yıldönümü törenlerinde yaptığı duaların üçünde de "Bedir'den Çanakkale'ye (ve Malazgirt'e), 15 Temmuz'dan bugüne bütün şehitlerimize" diyerek rahmet dilemiştir. Üçünde de İstiklâl Harbi ve 15 Temmuz'a kadar olan mücadele yok sayılmıştır.

Bunlara ek olarak Hayrettin Karaman'ın Yenişafak gazetesindeki 23-28 ve 30 Haziran (2019) yazıları arka arkaya okunduğunda:

"[1. yazı]Laik-seküler düzenlere gelelim: Bu düzenlerde yaşayan Müslümanların din ve kültürlerini korumaları oldukça zordur.

Şüphe yok ki birinci vazife düzeni değiştirmektir. Ama bu da "Ha!" deyince olmuyor.

[2. yazı]Anayasasının ilk dört maddesi tabulaştırılmış, değiştirilmesi için teklif vermek yasaklanmıştır.

[Başlangıç bölümünden bahsederek HP] 'Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının, Türklüğün tarihî ve manevî değerlerinin, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı...'

T.C. Anayasasında yer alan bu ilkeler ve hükümleri benimseyen halk kesimi azınlıkta değildir ve devletin güvenlik güçleri de bu ilke ve hükümleri korumakla görevlidir.

...

İslamlaşma davasına gönül vermiş, bu uğurda çaba gösteren, plan ve program yapan, mevcut iktidardan da bunu bekleyen herkesin buraya kadar yazdıklarımı bilmesi, unuttuysa hatırlaması gerekiyor.

[3. Yazı] Ak Parti iktidara geldiğinde ondan, hassas ve mağdur Müslümanların beklentileri o günün imkânları ölçüsünde oldukça mütevazı idi: Başörtüsü problemi, İmam Hatiplilerin katsayı mağduriyeti, seçmeli din (İslam) derslerinin uygulamaya konması …  halledildi ... Askerî vesayet, yargının tarafgirliği ve sınırlarını aşması,... bunlar da çözüldü.

Ey İslamlaşmayı dava edindiğini söyleyen, sanan, bunda samimi de olan Müslümanlar! (...)hep birlikte Türkiye ve hep birlikte ümmet olma yolunda ilerlemek en uygun yol iken..."

Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu üyeliğine atanan Eski Meclis Başkanı Bülent Arınç bir TV programında "Erdoğan'ın yanında olmak insani ve İslami bir görev" tanımlamasını yaptı.

Son soru Türk Milliyetçilerine...

CHS için ilk teklif Türk Milliyetçilerinin bir kısmından geldi. Ve açıkça da desteklendi. Halen bu destek devam etmekte. Bu da sadece beka meselesi olarak izah edilmekte. Bu yazılanlarda ve söylenenlerde de mutabakatları var mıdır?

..............

1-https://millidusunce.com/misak/yonetenlerin-yonetemez-hale-geldigi-ulke-turkiye/

2-https://millidusunce.com/misak/yonetilemez-hale-getirilen-devlet-turkiye/

3-https://millidusunce.com/misak/2711-2/ ve https://millidusunce.com/misak/yeni-turkiye-yeni-bir-devlet-2/

Önceki ve Sonraki Yazılar